Fon Ekosistemi Güçleniyor: Düzenlemelerle Büyüme ve Yatırımcı Sayısı Artıyor
Türkiye’deki fon piyasası, son yıllarda gösterdiği büyüme ve dönüşümle dikkat çekiyor. Hem büyüklük hem de ürün çeşitliliği açısından önemli gelişmeler kaydedilirken, yatırımcı tabanı da genişliyor. Fon ekosistemi artık sadece yerli yatırımcıların değil, uluslararası yatırımcıların da radarına girmiş durumda. Sektörün bu dinamik yapısını korumak ve sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla, ihtiyaçlara yönelik hızlı çözümler üretmek öncelikli hedefler arasında yer alıyor.
Kasım ayı sonu itibarıyla, Türkiye’de **87 portföy yönetim şirketi, toplamda 11,2 trilyon TL’lik bir fon büyüklüğünü yönetiyor**. Bu büyüklük, menkul kıymetlerden gayrimenkule, girişim sermayesinden emeklilik ve borsa yatırım fonlarına kadar geniş bir yelpazede aktif olan çeşitli fon tiplerini kapsıyor.
Düzenlemelerle Fon Ekosistemine Destek
Fon piyasasının gelişimini desteklemek amacıyla yapılan düzenlemeler, finansal raporlamanın sadeleştirilmesi, fon yükümlülüklerinin azaltılması ve dijitalleşmenin güçlendirilmesi gibi hedeflere odaklanıyor. Bu kapsamda atılan adımlar, sektörün daha verimli ve rekabetçi bir yapıya kavuşmasını amaçlıyor.
Yatırım fonlarının finansal raporlarının kamuya açıklanma süreleri yeniden düzenlenerek, hem fon kurucularının hem de bağımsız denetim kuruluşlarının iş yükünü azaltacak daha işlevsel bir raporlama takvimi oluşturuldu. Bu sayede, süreçlerin daha hızlı ve etkin bir şekilde yürütülmesi hedefleniyor.
Sürdürülebilirlik ve dijitalleşme ilkeleri doğrultusunda, serbest fonlara ilişkin kamuyu aydınlatma belgelerinin yalnızca KAP’ta yayımlanması yeterli görüldü. Bu düzenleme ile mükerrer bildirim yükümlülükleri tamamen kaldırılarak, fon yönetim şirketlerinin operasyonel yükü hafifletildi. Ayrıca, gayrimenkul yatırım fonları (GYF) ve girişim sermayesi yatırım fonlarının (GSYF) finansal raporlarını SPK’ya gönderme zorunluluğu da kaldırıldı.
Temmuz ayında alınan bir İlke Kararı ile, GYF portföylerinde yer alan metruk, ekonomik ömrünü tamamlamış veya gelir üretmeyen yapıların, değerleme raporuyla doğrulanması ve yapının yıkılacağının SPK’ya bildirilmesi halinde “arsa” niteliğiyle portföye dahil edilebilmesi sağlandı. Bu adım, özellikle kentsel dönüşüm bölgelerinde fonların daha hızlı ve etkin hareket etmesine olanak tanıyor.
Altın Fonlarında Değerleme Süreci Değişikliği
Altın ağırlıklı yatırım fonlarında ise değerleme sürecinde önemli bir değişikliğe gidildi. Borsa İstanbul’da yalnızca tescil amacıyla yapılan işlemlerin fiyat dalgalanmasına yol açtığı tespit edildiğinden, bundan böyle değerlemede Borsa İstanbul’un tescil amaçlı işlemleri hariç tutan ağırlıklı ortalama fiyatının kullanılması kararlaştırıldı. Bu düzenleme, altın fonlarının değerlemesinde daha istikrarlı ve gerçekçi bir yaklaşım benimsenmesini sağlıyor.
Serbest fonlar ve para piyasası fonlarındaki gelişmelerin Finansal İstikrar Komitesi’nde kapsamlı şekilde değerlendirildiği ve finansal istikrara etkileri ile alınabilecek makro ihtiyati tedbirlerin ele alındığı da belirtildi.
Yatırımcı Sayısında Rekor Artış
Türkiye Kurumsal Yatırım Yöneticileri Derneği (TKYD) Başkanı Yaman Akgün’ün açıklamalarına göre, fonların doğrudan yatırımları **534 milyar TL’ye**, pay senedi yatırımları **1 trilyon TL’nin üzerine** ve özel sektör tahvili yatırımları **109 milyar TL’ye** çıktı. Yatırım fonu yatırımcı sayısında da önemli bir artış yaşandı. 2022 sonunda **3,5 milyon** olan yatırımcı sayısı, Kasım 2025 itibarıyla **5,6 milyona** yükseldi. Bu artış, fon piyasasının yatırımcılar nezdindeki popülaritesinin ve güvenilirliğinin arttığını gösteriyor.
Ekonomik Görünüm ve Beklentiler
Türkiye ekonomisi ve dünya jeopolitik senaryolarına ilişkin değerlendirmelerde, küresel piyasalarda ticaret savaşları riskinin azaldığı yönünde bir algı oluşmasına rağmen, risklerin hala masada olduğu vurgulanıyor. Özellikle banka dışı finansal kuruluşlardaki iflas riskleri ve ABD Merkez Bankası’nın (Fed) siyasi baskılarla orantısız faiz indirimlerine gidebilme ihtimali, dikkat edilmesi gereken unsurlar olarak öne çıkıyor.
Bu risklerin iyi yönetilmesi halinde ise 2026’da sermaye akımları açısından Türkiye lehine bir zemin oluşabileceği ve “rüzgârın arkadan esebileceği” bir yıla girilebileceği belirtiliyor. Ancak, sıkı para politikasına rağmen talebin tam olarak soğumaması, gelir dağılımındaki bozulma, kayıt dışı ekonominin talebi beslemesi ve deprem harcamalarıyla artan kamu harcamaları gibi faktörler, dikkatle takip edilmesi gereken konular olarak değerlendiriliyor.
Kur politikasında ise aylık kademeli artışlarla sürdürülen mevcut kur rejiminin “çıkışı zorlaştırdığı” ifade edilirken, kısa vadede dezenflasyon hedefi nedeniyle sınırlı reel değerlenme ihtiyacının sürebileceği öngörülüyor. Kısa vadeli beklentiler ise büyümede %4 civarı ve enflasyonda %25 civarı olarak paylaşılıyor.
Gelecek Projeksiyonları ve Belirsizlikler
Beykoz Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Kasım Han, önümüzdeki 20-25 yıla yayılan “VUCA” (belirsizlik, oynaklık, kaygı) çağının ağırlaşmasının asıl belirleyici dalga olacağını belirtiyor. İnsan olmanın yeniden tanımlanması, teknolojide üretim ve değer yaratma biçimlerinin kökten dönüşmesi ve kural-temelli uluslararası düzenin çözülüp gücün sisteme yayılması gibi temel kırılmaların yaşanabileceği öngörülüyor. Bu durumun ülkelerde artan toplumsal endişeyi tetikleyebileceği ve seçim süreçlerini zorlayabileceği uyarısı yapılıyor.
Türkiye takvimine dönüldüğünde ise, 2026’nın son çeyreğinden itibaren ekonomi yönetimi ve programda belirgin değişiklikler beklendiği, 2027 Kasım’ında seçim ihtimalinin yüksek görüldüğü ve seçmen davranışını etkileyecek bir iktisadi dönüşüm için bu değişimin daha erken başlayabileceği dile getiriliyor.
Jeopolitik başlıkta, altın fiyatlarının Türkiye’ye destek verdiği, ülkenin coğrafi ve siyasi konumu nedeniyle “oyunun dışında kalamayacağı” ifade edilirken, bunun aynı zamanda sürekli risk yönetimi zorunluluğu doğurduğu belirtiliyor. Enerji fiyatlarının avantaj sağladığı ancak Türkiye’nin Rusya’ya yüksek enerji bağımlılığı nedeniyle bu avantajın sürdürülebilirliğinin sorgulanması gerektiği vurgulanıyor.
Ukrayna, Suriye, Gazze ve Kafkasya’daki savaşların bitmesi halinde yeniden imar dalgasının (toplam büyüklüğü 1 trilyon doların üzerinde) Türkiye için fırsat yaratabileceği söylenirken, bunun için üretim altyapısının korunması gerektiği vurgulanıyor. Kısa vadede büyümenin 4,9’un altında kalacağı belirtilirken, 2026’da TL’de ilk yarıda daha hızlı, ikinci yarıda daha yavaş bir değerlenme beklendiği; olağanüstü siyasi/jeopolitik şoklar olmadıkça kur şoku öngörülmediği, 2026’yı ise 2027’ye hazırlık açısından “zor ama fırsat” yılı olarak tanımlanıyor.